Uygarlık ve Barbar Mizaç

 

Medeniyet kavramını, kültür ve ilerleme gibi moderniteye eşlik eden kavramlardan ayırt etmek kolay değildir. Sosyal bilimlerde, uygarlık, genellikle Norbert Elias, Anthony Giddens, Max Weber, Karl Marx ve Batılı tarzda fikir üreten diğer yazarlarla ilişkilendirilir ki sanki sadece Batılı olan medeni, dünyanın geri kalanı ise barbarmış gibi bir durum ortaya çıkar. Bu teorilerde, atıfta bulunulan ve adları geçen filozoflar çoğunlukla Kant, Comte, Hegel ve diğer Darwin öncesi düşünürlerdir. Bu etnosentrik varsayımlar, uygarlığa dönük çağdaş örtük tartışmalarda sorguya çekilecek ve bu tartışmalar uygarlık sürecinin Arthur Scopenhauer, Georg Simmel, William James, John Dewey, Charles Darwin ve Thorstein Veblen gibi ihmal edilmiş kuramcılarını ve kuramlarını dâhil ederek genişleyecektir. Bu genişletilmiş tartışmadan çıkan yeni anlayışlar şunlardır: Medeniyet ve "barbarlık" birbirinin karşıtı değildir, uygarlık süreci de barbar bir mizaç içerir ve bu mizacı, alışkanlıklar ve sosyal kurumlar yoluyla aktarır. "Medeniyet", statik bir durum ya da barbarlar tarafından rahatsız edilebilecek geçici bir dinlenme "yeri" değildir. Toplumun "evrimi" (Darwin), bizi hayali bir mükemmellik, bir uygarlık durumuna götürmez; tersine, ucu açık,  çatışmalı ve kolektif bir varoluş mücadelesi sergiler. Uygarlık sürecine dönük bu geniş tartışmadan çıkarılan sonuç, medeniyetin hep Durkheim'ın "anomisi", Freud'un "id"i ve Veblen’in "avcı” alışkanlıklarına ve varoluş mücadelesinin bir parçası olan diğer ayaklanmalara tabi olacak olmasıdır.