Aklı-başında Olmakla Kalbi-başında Olmak Arasında: İslam Düşüncesinde Kalbin Epistemolojik Fonksiyonu

 

Müslüman düşünürler, kalbi son derece aktif bir bilgi merkezi ve vasıtası olarak tasavvur ederler. Kelamcı ve filozofların mantık boyutu ağırlıklı olarak formülleştirdikleri akıl-merkezli epistemolojilerinin yanı sıra mutasavvıflar, kalp-merkezli bir epistemolojik sistem ortaya koyarlar. Sufilere göre en önemli insani bilgi, kaynak ve vasıtası olan bu kalp, insanın algı eşiğine ve tecrübe alanına devasa boyutlar ve zenginlikler kazandırır; onlara göre kalp, bilginin her formunda yetkin bir performansa sahiptir ve o, hem ilim ve marifet hem de akletme ve fıkhetme makamıdır. Mutasavvıfların anlayışına göre, cismani kalbin insan vücudundaki hayatiyet arzeden konumuyla paralel olarak manevi kalp de insanlık mefhumunun hülasasını oluşturur. Bu ikinci anlamdaki kalp, idrak eden, âlim ve arif olan, irade ve şuur sahibi olan ruhani bir varlıktır, ilahî bir cevherdir; rabbani bir latifedir, insanın asıl hakikatini oluşturan nurani bir cevherdir. Sufiler, bu varlığa “ḥakîkat-i insâniyye” (essence of mankind) derken filozoflar aynı şeyi “nefs-i nâṭıḳa” (rational soul) olarak isimlendirir. Bu tebliğ, İslam düşüncesinde kalp mefhumunun epistemolojik çerçevesini tahlil etmekte ve bu konuyu, özellikle de felsefe ve tasavvuf çalışmaları bağlamında ele almaktadır.