Ötekileştiricilik ile Çoğulculuk Arasında Medeniyeti Kavramak

 

Bir kavram olarak “medeniyet”in ilk çağrışımları, imar gibi olumlu olduğu kadar o, tekliği, tekilliği hatta tikelliği de ifade etmektedir. Zira her medeniyet, ortaya koyduğu parametreler bakımından bile hem çağdaşı hem de kendisinden önceki medeniyetleri barbarlıkla itham eder. Bu bakımdan her medeniyet, kendisini “el-medeniyet” olarak takdim ederken sorgulanamaz, hatta eleştirilemez; ama “ancak intisap edilen” bir noktadadır. Edward Said’in Şarkiyatçılık’ta eleştirdiği gibi, oryantalist çalışmalar, Batı medeniyetinin diğer medeniyetleri/barbarlıkları ancak bir araştırma konusu olarak ele alıp tahrif edebilme yet/k/isini billurlaştırmaktadır.

Bir kimlik olarak medeniyet ise “biz” ve “onlar” çizgisisini oluşumundan itibaren çekerek doğasında ötekileştirici bir nitelik taşımaktadır. Ulus kimliğinin ulus-devlet yapısında siyasi erki elde etmesiyle diğer kimlikler, bu “çatı” kimliğinin altında sosyolojik ve hiyerarşik anlamda alt kimlikler olarak var olabilmektedirler. Hâlbuki -birbiriyle çatıştığı zamanlar olmakla beraber- nasıl ki rollerimiz adetince kimliğimiz eş zamanlı mümkün olabiliyorsa birden fazla medeniyete mensubiyetimiz de söz konusu olabilir. Bunun “ucuz bir eklektizm” olmadığını, bizatihi her medeniyetin diğerlerinden devşirdikleriyle var olabilmesinde ve varlığını idame ettirebilmesinde görmekteyiz. Bu bakımdan medeniyeti kavramak, doğasındaki ötekileştiricilik kadar çoğulculuğu, kısacası medeniyetleri de kavramaktan geçmektedir. Tebliğ, “medeniyet” kavramının eleştirel bir yeni okumasının, medeniyeti tabulaştırmaya en iyi ilaç olduğunu önermektedir.